18 Ocak 2010 Pazartesi

Medeniyet dediğin tek dişi kalmış Avatar!

Avatar filmini izledik, beğendik, hatta bayıldık!
Ben de bu "avatar" meselesine kafayı kıriim dedim.


Şimdi bu avatar kelimesinin ruhaniydi bilimseldi falan bi sürü açıklaması var.
Ama ben kısaca, 'Seni beni, sanal alemde temsil eden bir hâl' demek istiyorum.
"Bana bi hâl geldi" gibi yani.

Avatar dünyası, sonsuz özgürlük sunuyo insanlara. Sınırsız güzellik, sınırsız başarı, para... Hepsi yalan tabi. Hophop değiş tonton, kafamıza göre manken oluyoruz, atom mühendisi oluyoruz, kral oluyoruz...
Normalde, kısa dönem askerlik yapmış arkadaşlar bile, on-line oyunlarda general mertebesine ulaşabiliyo mesela. Ne gurur!

İnsanlar nerdeyse özgeçmişlerine yazıcaklar.
"Yolda yürürken köpek görsem, ayaklarım popoma değerek kaçarım ama Avatarım çok cesurdur, savaş kahramanıdır kendisi."
"Prezantabl bi avatara sahibim. sosyal ortamda övgülere doymuyorum.
Gerçi kafede barda, özgüvenim yerlerde ama sanalda, uçuana kaçana..."

Bi de yarı avatarlar var. Mesela kalça genişse, belden yukarı bi fotoğraf konularak, o özellik hiç yokmuş gibi, sanki gerçek hayatta sadece belden yukarısıyla hareket ediliyomuş gibi bi tavır içine girilebiliyo. Ya da çirkin bi adam, hafif flu, siyah beyaz bi fotoğrafla, avatarını brat pitt'le melezleyebiliyo.

Kendileriyle hiç alakası olmayan güzel kızların veya yakışıklı oğlanların fotoğraflarını koyanlarsa,"tam avatar"cı! İşte o resimler de, o kişilerin avatarı oluyo ama acıların avatarı...
"Abi kızla buluştum. Bi numara yok. Yalnız, avatarı da avatar yani. Gider hacı" mı diycek adam senle ilgili, ne diycek!

Bi sürü yalan attın kızla buluşmak için. Buluştunuz. Kızda bi limonilik tabi seni görünce... Hemen savunmaya geçicen.
"Yalan mı söyledik kızım. Önce avatarımla tanıştırdım seni ki çok severim kendisini. Candır o."
Avatarına sonuna kadar inanmak böyle bi şey!

On-line oyunlar meselesini biraz daha deşesim var. İnsanlar, bayaa medeniyetler kuruyolar çünkü. Artık yüzlerce askeri yönetenler mi dersin, çiftliğinde patates yetiştirenler mi dersin.
N'oluyo sonra peki? Gece saatlerce oyun oynadığın için sabah işe geç kalıyosun,
patrondan bi ton azar yiyosun. Komutandın hani, kraldın dün?
Çiftlik oyununu bırakıp, aceleden dominos pizza yiyosun. Sanal ortamda yetiştirdiğin patatesler, potasyum kaybı olarak sana geri dönüyo.

Önceden bi tane fani dünya vardı, o da bildiğimiz dünyaydı. Şarkılarda şiirlerde "Yalan dünya, fani dünya" diye söylenir dururdu. Şimdi "Daha da beyazı var!" gibi, daha da fanisi var.

Benim durumuma gelince...
Bu alemdeki yaşantımı tam doğrultamadığım için, bi de başka alemin sıkıntısını çekemem. "Bir ben var benden dışarı" durumuna giremem.
Mümkünse ben'deki ben, içeride kalsın!

26 Aralık 2009 Cumartesi

Yeni yıl geyikleri!




Her sene yeni yıla girerken itina ile uyguladığımız, sanki yapmazsak bi sonraki yıla geçemiycekmişiz gibi hissettiğimiz adetlerimiz var. Hadi yılbaşı ağacı süslemeyi geçtim. En azından göze hitap ediyo. Renkli renkli süsler, ışıklar falan ortama renk katıyo.
Peki ya diğerleri...

Hindi pişirme...

Hepimiz kurban bayramında hayvanseverin başkanı kesiliriz: “Ayy yazık diil mi koyuncukları danacıkları kesiyolar! Hangi devirde yaşıyoruz canım!” diye atıp tutarız. Ama yeni yılda telef edilen hindicikleri hiç kimse umursamaz.
Niye? ecnebi pişiriyosa vardır bi hikmeti çünkü! Daha kötüsü, hindi pahalı gelirse ihale tavuğa kalır. Hayvancağızın hiç olayla alakası yokken, benzerlikten dolayı yok yoluna gider. Binlerce tavuk, hindi niyetine harcanır.
Thanksgiving barbarlığı n’olucak!

Tombala oynama...

Bi sürü zeka geliştiren oyun, eğlenceli icat çıkmışken biz neden tombalada ısrar ediyoruz acaba? Allahtan bizim ailede yeni yıl akşamları tombala oynamak gibi eğlenceler! yoktu. Yani toplasak iki yılbaşında falan tombala oynamışlığım var.
O da başkalarının evinde kutlama yaptığımızda.
Ama o bir kaç deneyimde bile çocuk gözlerim neler gördü!
Torbadan çekilen sayı, önündeki kartta varsa, hayatında çok önemli bir eksiklik tamamlanmış gibi aydınlananlar gördüm mesela!
Hele çinko yapınca duyulan mutluluk yok mu, Kasparov dünya satranç şampiyonu olduğunda bu kadar saçma sevinmemiştir. Çinkoya olan bu düşkünlüğümüzü bizdeki element eksikliğine bağlıyorum.

Kırmızı don!

Bu kırmızı don çılgınlığı, yeni yılda insanlara sadece don hediye ederek, bizi masraftan kurtarmaya yarar.  Kırmızı don giyince donanmanın anlamı budur. Onca kişiye yüzlerce lira harcayıp pahalı hediyeler almaktansa, tanesi 2 liradan 10 tane don alıp dağıtmak en kårlı yöntemdir. Böylece paramız cebimizde kalır ve bereketliymiş gibi görünür.

Tam 12'de oraya buraya mesaj atma, telefon etme, hatları kitleme...

Eskiden kart yollama gibi güzel bi adet vardı. Hatta işin romantizmini abartan kişiler, alt kattaki komşusuna bile süslü yılbaşı kartları gönderirlerdi.
Cep telefonu çıktığından beri, gelen şablon bi mesajı otuz kişiye forward etme,
 – o mesajlar ki, edebiyat tutulmasına yol açar bende!-
olmadı tam 12 sularında ona buna tebrik telefonları açma ve hatları kitleme gibi adetler başgösterdi. Hayır, illa 12'de mi aramak gerekiyo herkesi. İlk başta hat düşmeyince defalarca deneyip, yılbaşı gecesini elde telefonla heba etmek de ayrı bi kayıp.


Her yeni yıl kutlamasında neden böyle garip şeyler yapıyorum diye sorgulamaz mı insan!

Bu son paragrafı sana yazıyorum Noel Baba.
Bunca yıldır seni tüm kartpostallarda muhteşem geyiklerinle birlikte gördük.
Eğer bu devirde yaşasaydın kendi geyiklerini azad eder, bizimkilerle daha çok eğlenirdin! Yani geyiklerinle hiç övünme!
En iyileri bizde!


18 Aralık 2009 Cuma

Eros bize n'aptın!




Mitolojide aşk tanrısı olarak bildiğimiz Eros, tanrılar arasında insanla en çok dalga geçeni olsa gerek. Kendisi olmadık okazyonlar yaratıp, birbirine tamamen zıt onca insanı 
aşık ile maşuk ediyo.
Ya hedefini şaşırıyo ya hedef şaşırtıyo!

Ama düşünün bi, hedef şaşmasa bu kadar film, şarkı, edebiyat eseri, bunca leyla mecnun nerden çıkıcaktı!
Yani anlıyoruz ki eros, bizden çok sanata hizmet ediyo. Amaç bu. Sen aşkına karşılık alamamışsın, yanlış kişiye aşık olmuşsun, intihara teşebbüs etmişsin, yemeden içmeden kesilmişsin umrunda diil. Önce kurguluyo, sonra da ortaya çıkan eserleriyle gurur duyuyo. Hatta, dizi filmlerin başından ayrılmayan ev hanımları gibi, dramaya meraklı bi tip bile olabilir. Ne kadar acı, o kadar zevk!

“Kardeşim, benim için kullanıcak sınırlı sayıda okun varsa, bi zahmet düzgün yerlere atış yap, biz de şu yalan dünyada iki gün yüzü görelim” de diyemiyosun. 
Bildiğin tanrı! Gazabına uğrayıverirsin! 
Olmadık adamın ayağını yıkamaya falan vardırırsın işi sonra.
Hiç belli olmaz sağı solu.
Mesela ya geyşalar, ilk çağlarda aşk kazalarına isyan ettikleri için telef edilmişlerse?! 
Hâlâ onun cezasını çekiyolarsa?!
“Onlar ki, bizim takdirimize karşı geldiler! 
Erkeklere aşk hizmeti vermek, şüphesiz tek ibadetleri olacak!”

Bi de aşktan gözü kör olanlar var, işte onlar da erosun gazabına uğrayanlar! 
Okunu kalp yerine göze attığı vakit işin bitti! 
Ne kel görürsün ne fodul! 
Karşındakini dünyanın en güzeli sanırsın.
En kıvamlısı, kalp ve göz dışında her hangi bi yere 
denk gelmesi. O zaman biraz daha dengeli oluyo.
Ne demiş sezen aksu: “Üstelik divanen diilim, tam kalbime gelmedi ok!”

Belki de bu eros mazlum biri, bilmiyoruz ki.
Holivud’da yövmiyeli işçi bile olabilir.
Tanrılığını unutmuş, emir kulluğuna bağlamıştır belki!

“Eros baksana bi. Al şu alet edevatı (oklar ve yay), 
ona buna saldır. Ortaya çıkan hikayeleri topla getir bakalım
ilginç bişey çıkıcak mı.”

“Ama patron, onca güzel insan var birbirine yakışan.. 
onları bulsam, kavuştursam.. İnsanlar mutlu olsa, elele...”

“Bırak tatavayı!
Ne kadar saçma sapan insanı birbirine aşık edersen 
o kadar iyi, o kadar orjinal hikayeler çıkar.”

“Bakın, wudy allen’a çok büyük kazık attım ama sizin yüzünüzden. Adam evlatlık kızına aşık oldu! Yani bilmiyorum, sınırlarımı yeterince zorladım. İnsan içine çıkamaz oldum!”

“Herkesin bi görevi var Eros’cum bu hayatta. Seninki de bu! Yaratıcı ol canım biraz. 3’lü hikayeleri bırak artık mesela. 4’lülere geçelim. Bir erkek, iki kadın sıktı. Hep aynı hikaye. 
İki kadın arasında kalan erkek.. bla bla...
2 erkek 2 kadın yap onu. Kombinasyonlar dene.
Hepsi birbirine aşık olsun. Perişan olsunlar.
Bak, emekliliğine az kaldı zaten. 2012’de dünyanın sonu geliyo. 
İstediğin gibi takılırsın ondan sonra.”

Ah be eros! Emekli maaşın bizim gönül vergilerimizle ödenicek. Hiç mi için sızlamıyo!

3 Kasım 2009 Salı

Dedelerden sadece mal mı miras kalır

AraştırmalarIM, ev arsa, mal mülk dışında, genetik mirasa da maruz kaldığımızı göstermekte. Mesela ailede üç kağıtçılık, tembellik, hazıra konma gibi karakter özellikleri mevcutsa, sadece mal değil mallık da miras kalabiliyo!

İyi bir avukat, bu gerçeği savunmasında dahi kullanabilir. "Sayın hakim! Müvekkilim ailesinde de bulunan eli uzunluk huyundan dolayı hırsızlığa meyletmiştir. Bir suçlu varsa, o da kendisine miras kalan genlerdir. Mirasın reddini talep ediyoruz!"

Genetik mirası ye ye bitmiyo.
Saldırganlık, kavgacılık gibi davranış bozuklukları da genlerden kaynaklanabiliyo.
Genlerim saldırgansa benim ne günahım var! Moğolistandaki dedelerimden saldırganlık mı miras kaldı yani kala kala! Bu mudur!

Para pul haricinde illa ki herkesin payına aileden bi şeyler düşüyo.
Hatta bazı dedelerden para yerine, aleme düşkünlük, metres tutma gibi kazandığını da yedirtecek özellikler miras kalabiyo örneğin.

Yine fiziksel özellikler, alınan mirasın en önemli göstergeleri.
Mesela ailede obezite varsa, şişmanlık tehlikesi baş gösteriyo ki
böyle bir mirasyediliği kimse istemez!
Anneden kalan geniş kalça, amcadan geçen kemerli burun
hatta yakın akrabalarında olmasa bile yedi göbek öteden gelip vurabilen kellik!
Kısacası fiziksel yapımızdaki hemen hemen her özellik...

Erkeklerde boy ve işlev bile miras kalabilir.
Utanmayın. Açıklayın eşinize neden böyle olduğunu.
"Buralar dedeminmiş hayatım. Benim payıma düşen de bu.
Ölüm hak miras helal. Yapıcak bi şey yok."

Ve en beteri!
Bağımlılıklar! Nikotin, kumar, seks...
Hepsi ve daha fazlası, genlerle bünyeye sirayet edebilir.
Öyle ya, kumarbaz'ı kimi çocuk Dostoyevski'nin kitabı, kimisi babası olarak bilir.
Maalesef bazı bağımlılıkları da genlerinden alıyosun, bi de güzel çocuklarına bırakıyosun.
Baba oynuyo belki ama doğa kumar oynamıyo.
Nasıl geldiyse öyle gidiyo.

Kişi, aileden gelen bi çok özelliği kendisinde topluyo.
Artık karışımdan nasıl bi kokteyl miras kalır bilinmez!
Molotof mu yoksa mohito mu?!

21 Ağustos 2009 Cuma

Çişini duşta yap, 12 litre sudan tasarruf et!


Duydunuz mu bilmem, yurt dışında bi ajansın sudan tasarruf kampanyası bu, "Çişini duşta yap..." Bunlar medeni seviyelerine güvenip, kardeşim nasılsa sabah akşam duş alıyosun, çişini de orda yap ki, sifonu fazla kullanma" diye girmişler olaya.

Halbuki tasarrufun daha kesin sonuçlu yöntemleri var, haberleri yok. Kim uyguluyo bu yöntemleri?
Tabbii ki biz Türkler!

Her şeyden önce duş yapmıyoruz ki çişimizi de duşta yapalım.
Bi kere en büyük tasarrufumuz burdan. Herkes örnek alsın.
Hatta tüm dünyaya, fazlasıyla tasarruf edebilicekleri başka öneriler de sunabiliriz. Tuvalet-banyo, bizim su tasarrufu konusundaki uzmanlık alanımız çünkü!

Öncelikle tuvalette işimiz bittikten sonra
- özellikle iş yeri,  cafe gibi kamuya açık alanlarda-
sifon çekmiyoruz. Bu önemli! Çünkü her gün 10'larca insan giriyo bu tuvaletlere,
öyle herkes sifon çekse n'olur bu dünyanın hali, su kalmaz!

Tuvaletten çıkarken kesinlikle ellerimizi yıkamıyoruz. Ne gerek var, gün içinde illa ki bi daha giricez tuvalete. Her seferinde el yıkamak olur mu!Küresel ısınma var.

Her gün duş almak bizim için zinhar yasak!
El oğlunun en büyük problemi burda aslında.
Adamlar dünyada su bırakmadı yahu!
Sabah akşam yıkan yıkan, n'oluyosun!
Bunların taharet muslukları da yok, her tahliye işleminden sonra haydaa duşa! Yazıktır!

Temennim, tüm dünya bizi örnek alsın.
Herkes ayda ortalama iki kere yıkansın, doğal yaşasın, doğal koksun,
doğayla uyumlu olsun.
Dünya çöl olmasın!
Biz asırlardır böyle yaşıyoruz ve davamızda kararlıyız.

Öyle artis artis kampanyalarla da olmaz bu iş.
Reklam sonuç almak için yapılır, ödül almak için diil!

Bakın, yazının sonuna kadar yüzlerce litre su tasarrufu yaptık bile.

Zaten bizim zararımız bi kendimize.
Aslında, dünyayı kurtarıyoruz da haberimiz yok!

16 Haziran 2009 Salı

İkea'ya gitsek de mi kavga etsek, gitmesek de mi kavga etsek!


ikea'nın ev ortamı konseptiyle düzenlenmiş mağazaları, sizi bi anda evinizdeymiş gibi hissettirir.
Bu bi anlamda iyi, çok anlamda kötü bi şeydir.
Kendilerini evlerinde zanneden çiftler,
duş perdesinin rengi için tartışmaya,
sehpahanın şekli için birbirlerini yemeye başlarlar.
Ayrıca vanilya kokulu mumlar birincil ihtiyaç mıdır ya da ellinci nevresim takımıyla eve dönüldüğünde, kapının arkasından biri çıkıp ödül mü vericektir?!
Kavgalar bütün mağazayı dolaşırken sürer gider.

Tasarım ve imaj, kadınlar için çok önemlidir.
Özellikle tasarımcıların siyah-beyaz artistik fotoğraflarının
mağazada boy boy asılmış olması çok etkileyicidir.
Küçücük bi çatala sırf bu sebeplerle çok büyük anlamlar yüklenir.

"Bu takım paslanabilir yalnız, çelik falan diildir yani söyliyim Ayşe."
"Hayır, hiç bi şey olmaz onlara. Garantisi var!"
"Ne garantisi var?"
"E baksana, adam kapı gibi duruyo ürünlerinin arkasında!"

Çatal kaşıkların üzerinde duran tasarımcının fotoğrafını kasteden Ayşe,
almaya çoktan güdümlenmiştir.
Fakat eşinin daha baştan tasarımcıyı gözü tutmamıştır ki, tasarımını beğensin!

Mağazamızın en çetrefilli aşaması mobilya bölümüdür.
Ordan kazasız belasız çıkarsanız daha da ayrılmazsınız artık.
Ne futbol, ne diziler, ne eksik olan romantizm!
Hiç bi şey için ettiğiniz kavga sırtınızı yere getirmez.

Kadın ev döşeme konusunda dominant olduğu için hemen fikrini belirtir.
"Bence bu yemek masası bizim eve harika olur."
Erkek hep ergonomik olandan yanadır.
"E ama bu çok büyük! Açılıp kapananından alsak daha iyi diil mi.
Hem yer kaplamaz."
İşler kızışmaya başlar.
"Ne açılıp kapanması, mutfak masası gibi! Yemek odası için diyorum.
Senin hiç mi estetik kaygıların olmıycak şu hayatta!
Hem açılıp kapanana sığmayız, annemler geldiğinde n'apıcaz.
Bize şöyle geniş bi masa gerek."
"Ooo! annelerin önümüzdeki 10 yıllık rezervasyonunu yaptın yani!
Masanın üstüne de yazı koyalım istersen, bu bölüm rezervelidir diye."
"Sen ne diyosun yaa. Annemleri istemiyo musun sen!
Bana bak annemi istemeyeni ben de istemem tamam mı!"

Görevli, mağazanın asayişi için hemen müdahale eder.
"Nasıl yardımcı olabilirim size?"

Hısımlar! bi anda nerde olduklarına ayarlar ve kibarca yemek masası için yardım alırlar. Sonuçta bi taraf mutlaka daha mutsuz olur ama en azından evdeki renkler,
ölçülerin uygunluğu gibi daha mantıklı konular çerçevesinde çözüm bulmaya çalışırlar.

Bütün bu badirelerden sonra en mutlu olunan yer, tabii ki restoran bölümüdür. Bu sebeple kendisini en sona bıraktım ki yazıyı tatlıya bağlayalım.

Yemeklerin neredeyse bedava denicek kadar ucuz olması, bazı insanların
-özellikle kalabalık ailelerin- ikea'ya sadece yemek yemek için gitmesine bile sebep olabilir.
Yemek masasında muhabbetler döner, evin hanımı ikinci bedava içeceği
kendi elleriyle doldurup masaya getirir.
Evin babası, mağazanın bazı bölümlerinde oyalanıp geç kalan kızını
azarlayabilir hatta, "aile, yemek masasında daima birarada olmalıdır!"
Mutlu aile tablosu İkea'yla tamamlanır.

Öyle ki utanmasak yemeğe çağırdığımız misafiri bile
İkea'da ağırlıycaz nerdeyse!
Ortam güzel, yemekler güzel, her şey ucuz. N'olur sanki!

Buyrun buyrun! Kendi evinizmiş gibi!

11 Haziran 2009 Perşembe

Ayakkabı ve çanta cumhuriyeti


Biz kadınlar neden ayakkabı ve çantaya bu kadar düşkünüz acaba?
Kendimden yola çıkarak, bu konuyla ilgili hepimiz için toplumsal bir çözümleme yapmaya çalıştım.

İş yerinde, öğle yemeğine çıkıp bir çift ayakkabıyla dönmeyen kaç kadın vardır?
Ya da bir sinir buhranı anında alışveriş yapmak için ilk ayakkabıcıya girmeyen...

Peki ya her çeşit her renk olmasına rağmen
çanta almaya devam etmek neyin nesi?
Ben bunu düşüdüm, evet.
Ünlü filozof Sokrat olsaydı, sanırım beni pek hoş karşılamazdı
"kızım kafa yorucak başka bi şey bulamadın mı" diye.
Bizim zamanımızın çözüm gerektiren konuları da bunlar, n'apalım!
Sokrat da oturup "nolucak bu bi gecelik aşkların durumu?"
diye düşünmüyodu heralde.
Bu tip konular da benim gibi düşünürlerin! alanı.

Herneyse asıl konumuza dönelim.
Biz kadınlar daima kilo alıp veren varlıklar olduğumuz için
bazı giysilere hep imtina ile yaklaşırız.
Aklımızda hep o 'bir kaç kilo' sorunsalı vardır.
O kiloları ya almak üzereyizdir ya da vermek!
Oysa ayakkabı ve çanta, kilolardan bağımsızdır.
Onlar başına buyruktur. Selülitlerimizi umursamazlar.
Kalçalarımızdaki yağ, onları hiç enterese etmez.
80 kilo da olsak, çantayı omzumuza atıp çıkarız.
Ertesi ay 5 kilo mu verdik, çanta yine aynı çanta!

Çok fazla kilo almadığımız ya da hamilelikten şişmediğimiz sürece ayakkkabılarımız, pantalonlarımız gibi bi kaç kilo için bize kelek atmazlar.
Onlar bizim eskimeyen dostlarımızdır.
Çünkü en az yirmi çift oldukları,
hatta bazıları hiç giyilmedikleri için yıllarca bizimle kalırlar.
Bunların fiyonklusu, kırmızısı, sporu hepimize olur,
manken olmamıza gerek yoktur.
Şort giyen uzun bacaklı, zayıf kızlara özenerek ve kıskançlıkla bakarız ama
ayakkabı ve çanta konusunda daima eşitizdir. İşte orda gerçek zevk konuşur.
Güzel bacaklar, yuvarlak kalçalar susar kalır.
Çantamızı ayakkabımızı özgürce seçebiliriz.
Yok "bunun boncuklu olanı beni şişman gösterir,
bunun topuklu olanı kilo alınca beni taşır mı ki acaba?" demeyiz.

Yani anlıycağınız, ayakkabılara ve çantalara minnettarız.
Ve bu minnettarlığımızı ayın belli dönemlerinde belli dükkanlarda
belirtmeyi sürdürücez.

Ayakkabı ve çanta cumhuriyeti bizim gerçek demokrasimiz!
Hakkımızı almaya! devam edicez!