16 Haziran 2009 Salı

İkea'ya gitsek de mi kavga etsek, gitmesek de mi kavga etsek!


ikea'nın ev ortamı konseptiyle düzenlenmiş mağazaları, sizi bi anda evinizdeymiş gibi hissettirir.
Bu bi anlamda iyi, çok anlamda kötü bi şeydir.
Kendilerini evlerinde zanneden çiftler,
duş perdesinin rengi için tartışmaya,
sehpahanın şekli için birbirlerini yemeye başlarlar.
Ayrıca vanilya kokulu mumlar birincil ihtiyaç mıdır ya da ellinci nevresim takımıyla eve dönüldüğünde, kapının arkasından biri çıkıp ödül mü vericektir?!
Kavgalar bütün mağazayı dolaşırken sürer gider.

Tasarım ve imaj, kadınlar için çok önemlidir.
Özellikle tasarımcıların siyah-beyaz artistik fotoğraflarının
mağazada boy boy asılmış olması çok etkileyicidir.
Küçücük bi çatala sırf bu sebeplerle çok büyük anlamlar yüklenir.

"Bu takım paslanabilir yalnız, çelik falan diildir yani söyliyim Ayşe."
"Hayır, hiç bi şey olmaz onlara. Garantisi var!"
"Ne garantisi var?"
"E baksana, adam kapı gibi duruyo ürünlerinin arkasında!"

Çatal kaşıkların üzerinde duran tasarımcının fotoğrafını kasteden Ayşe,
almaya çoktan güdümlenmiştir.
Fakat eşinin daha baştan tasarımcıyı gözü tutmamıştır ki, tasarımını beğensin!

Mağazamızın en çetrefilli aşaması mobilya bölümüdür.
Ordan kazasız belasız çıkarsanız daha da ayrılmazsınız artık.
Ne futbol, ne diziler, ne eksik olan romantizm!
Hiç bi şey için ettiğiniz kavga sırtınızı yere getirmez.

Kadın ev döşeme konusunda dominant olduğu için hemen fikrini belirtir.
"Bence bu yemek masası bizim eve harika olur."
Erkek hep ergonomik olandan yanadır.
"E ama bu çok büyük! Açılıp kapananından alsak daha iyi diil mi.
Hem yer kaplamaz."
İşler kızışmaya başlar.
"Ne açılıp kapanması, mutfak masası gibi! Yemek odası için diyorum.
Senin hiç mi estetik kaygıların olmıycak şu hayatta!
Hem açılıp kapanana sığmayız, annemler geldiğinde n'apıcaz.
Bize şöyle geniş bi masa gerek."
"Ooo! annelerin önümüzdeki 10 yıllık rezervasyonunu yaptın yani!
Masanın üstüne de yazı koyalım istersen, bu bölüm rezervelidir diye."
"Sen ne diyosun yaa. Annemleri istemiyo musun sen!
Bana bak annemi istemeyeni ben de istemem tamam mı!"

Görevli, mağazanın asayişi için hemen müdahale eder.
"Nasıl yardımcı olabilirim size?"

Hısımlar! bi anda nerde olduklarına ayarlar ve kibarca yemek masası için yardım alırlar. Sonuçta bi taraf mutlaka daha mutsuz olur ama en azından evdeki renkler,
ölçülerin uygunluğu gibi daha mantıklı konular çerçevesinde çözüm bulmaya çalışırlar.

Bütün bu badirelerden sonra en mutlu olunan yer, tabii ki restoran bölümüdür. Bu sebeple kendisini en sona bıraktım ki yazıyı tatlıya bağlayalım.

Yemeklerin neredeyse bedava denicek kadar ucuz olması, bazı insanların
-özellikle kalabalık ailelerin- ikea'ya sadece yemek yemek için gitmesine bile sebep olabilir.
Yemek masasında muhabbetler döner, evin hanımı ikinci bedava içeceği
kendi elleriyle doldurup masaya getirir.
Evin babası, mağazanın bazı bölümlerinde oyalanıp geç kalan kızını
azarlayabilir hatta, "aile, yemek masasında daima birarada olmalıdır!"
Mutlu aile tablosu İkea'yla tamamlanır.

Öyle ki utanmasak yemeğe çağırdığımız misafiri bile
İkea'da ağırlıycaz nerdeyse!
Ortam güzel, yemekler güzel, her şey ucuz. N'olur sanki!

Buyrun buyrun! Kendi evinizmiş gibi!

11 Haziran 2009 Perşembe

Ayakkabı ve çanta cumhuriyeti


Biz kadınlar neden ayakkabı ve çantaya bu kadar düşkünüz acaba?
Kendimden yola çıkarak, bu konuyla ilgili hepimiz için toplumsal bir çözümleme yapmaya çalıştım.

İş yerinde, öğle yemeğine çıkıp bir çift ayakkabıyla dönmeyen kaç kadın vardır?
Ya da bir sinir buhranı anında alışveriş yapmak için ilk ayakkabıcıya girmeyen...

Peki ya her çeşit her renk olmasına rağmen
çanta almaya devam etmek neyin nesi?
Ben bunu düşüdüm, evet.
Ünlü filozof Sokrat olsaydı, sanırım beni pek hoş karşılamazdı
"kızım kafa yorucak başka bi şey bulamadın mı" diye.
Bizim zamanımızın çözüm gerektiren konuları da bunlar, n'apalım!
Sokrat da oturup "nolucak bu bi gecelik aşkların durumu?"
diye düşünmüyodu heralde.
Bu tip konular da benim gibi düşünürlerin! alanı.

Herneyse asıl konumuza dönelim.
Biz kadınlar daima kilo alıp veren varlıklar olduğumuz için
bazı giysilere hep imtina ile yaklaşırız.
Aklımızda hep o 'bir kaç kilo' sorunsalı vardır.
O kiloları ya almak üzereyizdir ya da vermek!
Oysa ayakkabı ve çanta, kilolardan bağımsızdır.
Onlar başına buyruktur. Selülitlerimizi umursamazlar.
Kalçalarımızdaki yağ, onları hiç enterese etmez.
80 kilo da olsak, çantayı omzumuza atıp çıkarız.
Ertesi ay 5 kilo mu verdik, çanta yine aynı çanta!

Çok fazla kilo almadığımız ya da hamilelikten şişmediğimiz sürece ayakkkabılarımız, pantalonlarımız gibi bi kaç kilo için bize kelek atmazlar.
Onlar bizim eskimeyen dostlarımızdır.
Çünkü en az yirmi çift oldukları,
hatta bazıları hiç giyilmedikleri için yıllarca bizimle kalırlar.
Bunların fiyonklusu, kırmızısı, sporu hepimize olur,
manken olmamıza gerek yoktur.
Şort giyen uzun bacaklı, zayıf kızlara özenerek ve kıskançlıkla bakarız ama
ayakkabı ve çanta konusunda daima eşitizdir. İşte orda gerçek zevk konuşur.
Güzel bacaklar, yuvarlak kalçalar susar kalır.
Çantamızı ayakkabımızı özgürce seçebiliriz.
Yok "bunun boncuklu olanı beni şişman gösterir,
bunun topuklu olanı kilo alınca beni taşır mı ki acaba?" demeyiz.

Yani anlıycağınız, ayakkabılara ve çantalara minnettarız.
Ve bu minnettarlığımızı ayın belli dönemlerinde belli dükkanlarda
belirtmeyi sürdürücez.

Ayakkabı ve çanta cumhuriyeti bizim gerçek demokrasimiz!
Hakkımızı almaya! devam edicez!

Ne söylesem boş!

Boş kağıt ve ben! Çok çaresizim! Yazmak ne zor iş!
Özellikle benim gibi tembeller için.
Bu yazarlar nerden buluyolar bu kadar yazıcak şeyi anlamıyorum.
Oturuyorum -ki aslında kaykılıyorum- konsantre olmaya çalışıyorum,
hiç bi şey çıkmıyo.

Ama artık mecburum yazmaya. Çünkü yapıcak başka bi işim yok.

Şimdi hikayeler anlatmak gerek, iyi benzetmeler yapmak gerek,
bunun için düşünmek, kafa patlatmak gerek!

Halbuki oturduğum yerde, yazıların bana vahiy gibi gelmesi gerekirdi.
Yazının akması, şiddetli bir ilhamla, huşu içinde
kendi kendine yazılması gerekirdi.
Meğer öyle olmuyomuş. Yıllardır bekliyorum, hiç bişeyin aktığı gürlediği yok!

A-a! Bi dakka. Demek böyle yazarken yazarken geliyomuş insanın aklına!
Bak yazıcak bi konu buldum şimdi.
Tembellik!
En iyi bildiğim şey olduğu için, yazmaya bu konuyla başlamak
benim için çok anlamlı oldu.
Teşekkürler Tanrım!

Türkçe'de "tembellik yapmak" diye bildiğmiz eylem,
aslında hiç bir eylem içermemesiyle harika bir kelime öbeğidir.
"Yapmak" ekiyle fiileştirilmeye, kendisine bir eylem süsü verilmeye çalışılmış ama olmamıştır.
"Tembellik yapmak" Türkçe'ye bile kafa tutmuş, "ruhuma asla" demiştir!

Yemek yaparsın, seks yaparsın, resim yaparsın ve
"yapmak" eyleminden doğan bir takım somut sonuçlara varırsın.
Tembellik yapınca n'olur?
Koca bir hiç! ne kadar özgürleştirici!

Tembellik yapmak için, hiç bi eyleme gerek yok.
Bundan daha güzel bi şey var mı hayatta!
Ya da boşlukları istediğin gibi doldur işte. Özgürsün yani.
Bütün gün yerinden kalkma, 5 dakika bi yöne sabit bak,
tv kumandasına uzanmak için ayaklarından yardım al,
ama istemediğin hiç bi şeyi yapma.

Tembellik yap!